Devridaim
Hayal dünyasında kurulur herşey. Somutlaştırmak için isteme duygusunun alevlenmesi gerekir, çatışmaya dönüşür ve “mücadele” başlar. Önümüze sunulan tek şey aslında kafamızdaki hayallerle yaptığımız mücadeledir. Ne kadar çok hayal kurarsak okadar çok mücadele veririz ya da hayal kurmamak için mücadele veririz. Somutlaştırmaya başlarken hayallerimizi süzgeçten geçirmek yerine etrafımızdakileri geçiririz. Ne kadar hayalimize uyduklarını kontrol ederiz. Uymadıklarında ise mücadelenin zorluklarından bahsederiz. Hayal kurmak istemeyi doğurur, istemek birtakım karar vermeyi gerektirir ama alınan kararların hiç birinin bir işe yaramadığını öğrendiğimizde de “hayal kırıklığı” yaşanır. Çünkü olacak olan aldığımız kararlara bakmadan olacaktır yine.
Ne kadar çok istersem etrafımdakilerile mücadele ederim ne kadar az istersem de kendimle mücadele ederim.
Mücadele hiçbir şekilde bitmiyor ya da azalmıyor. Hayallere ulaşınca yeni hayaller gelir yeni hayallerle yeni mücadeleler başlar çünkü insan isteklerini kontrol edebilecek güce sahip değildir. “İrade” kapsamı dışında kalır insan istekleri. “İmkan” denen unsur ise sadece mücadelenin boyutunu belirler.
“İmkan” sadece mücadelenin boyutunu belirler…
Hayal kırıklığı yaşandığında insan bir an için sahip olduğu imkanları gözden geçirir, hayal penceresini daraltır, isteklerini kısar… Mücadeleye yenik düştüğü için yapmıştır bunu ve kişinin kendini kandırması da burda başlar aslında mücadeleden vazgeçmiş değil sadece kendisine yeni bir mücadele seçmiştir.
Sıkça şikayet edilen ve kendisine hayat denilen şeyi biraz olsun elle tutulur hale getirmek için, içinde bulunulan yaşantının sadece “mücadele” olduğunu nitelemek gerekir.
y.e.s.
Sefil zerrenin yosunlu düşüncesi ….. [1]
Algı kapasitemizin dışında gerçekleşen olayların yanında bir takım garipliklerin de yaşanması daha bir derin düşündürüyor insanı.
“İstemek” midir bu kadar güçlü olan yoksa sadece yaşanması gerektiği için mi yaşanır pek bilmiyorum. Onu yaşanması gerektiği için yaşadıysam eğer, böyle bir gerekliliğin hiçbir nedene bağlı olmadan karşıma çıkması da sanırım yaratıcının çalışma prensibine aykırı kalıyor. Ben şans, rastlantı v.b. gibi kavramlara inanmadığım için işler kafamın içerisinde biraz daha karışık bir hal alıyor. İnsanın sadece bir duyguyu derin bir şekilde yaşayabilir olması en büyük zayıf noktasıdır ki ilk cümlemde de bahsettiğim algı kapasitemin dışında gerçekleşen bir olay yüzünden yoğun yaşadığım şeyler tamamen farklı bir hal aldı. Aslında derinlerde yosun tutmuş bir düşüncenin yada duygunun tekrar yoğun bir şekilde yaşanması ilginç değildir çünkü onu derinlerde saklayabilecek kadar değerli olmuşsa zaten bir gün gelecektir yine yüzeye. Bir gün onu tekrar harekete geçirecek bir olay olmuşsa burdaki “neden” elbette bir amaç için çıkmıştır. İşte benim de merak ettiğim bu…
Ters hatveli duygular…
sessizliği çığlık gibi duyan gölgem var.
çığlıklar içerisinde ses arayan bir arzum.
çakılmaya yaklaştıkça atlarım diyen zihnim,
hayal dünyasında kaybolmuş dikkatim.
farkedilen oyuncaklarım var,
farkedilemeyen oyunlarım.
oynadıkça kaybolan bilincim,
hatırladıkça tokatlayan anılarım,
uzaklaştıkça küçülen bir de manzaram var.
yakınlaşırsam da büyümüyor üstelik…
y.e.s.
Sezgisel kavramada çuvallayan bayan…
Gözle göremediği veya kulağıyla duyamadığı bir olayı karşısındakine daha açıkça ifşa ettirtmeye çalışırken aldıkları hal ve hareketlerle birlikte çeşitli ilginç eylemler sergileyen ve hunharca belirlenen bu soyut hedefin neticesinde ortayan çıkan durum, tıpkı yaprağın içindeki bütün suyu çeken bir el gibi insanın da (yani karşındakinin) özünü çekmektedir. Geride kalan ise çok ufak bir üfleme ile yok olup gidebilecek kadar kuru. Yine de böyle bir elden çıkmış yaprağı, o hafif üfleme veya buna denk olabilecek bir rüzgara karşı özenle korumaya çalışan başka bir el de yok değil. Yanlızca bunu farkedebilecek olgunluğa erişememek var.
Karşı cins ile olan ilişkinin boyutunu arkadaşlıktan öte bir seviyeye taşımakla birlikte bayanlarda oluşan rekabetçi ruh, insan ilişkilerinde başlayan bozukluların temeli olmaya bir numaralı aday. Bu benim etrafımdakilerde ise sanki vazgeçilemeyecek derecede saplantı haline gelmiş. “Karşı taraf düşüncesi” denen olayın ortadan kalkmasıyla birlikte başlayan çıkar ilişkileri bir yana bunlardan bahsetmeyip, bundan daha farkedilemeyeni ise, bu statüde olan bir “karşı taraf”, günümüzün mükemmel insanına en yakını olarak tanımlanıyor. Ama kim tarafından?
Bu durum geçmişten gelen bir adaptasyon da değil. Bilirsiniz insan ilişkileri, sosyalleşme, modern toplum gibi kavramlar geçmiş nesillerde pek yoktu.
y.e.s.
2. tekil sahış ile çoğul konuşulma isteği…
Bu başlığın 5 yıllık üniversitesinden mezun olduğum halde şimdi o yıllara baktığımda elimde hiçbirşeyin kalmamış olması yeminle bir askerlik kadar yıpratıyor adamı. yok abi askerlik ne ya (daha yapmadım zaten) bu öyle böyle değil. Rüya görürsün ya hani çok önemli bir olayı yapacak olursun ama bir türlü herşey takırında gitmez bi bakarsınız ki pantolonunuzu giymemişsiniz yada ayakkabısız çıkmışsınız vay anasını bende çok oluyor bu ikisi (bu sadece bende olmuyordur umarım ) yada gitmeniz gereken bir yer olur da siz kendinizi ordan uzaklaşıyorken bulursunuz.
Evet bunun gerçek hayatta olanından yaşamak çok boktan bir olay. Can yücel bile okursunuz yani okadar boktan… Sevdiğim insanla anlaşmaya çalışarak geçirdiğim 5 sene olacağına güzel anlaşabildiğim bir insanı sevmeye çalışmış olsam da 10 sene geçmiş olsa daha mı iyi olurdu ki? Değişik.
Bu kişiden kişiye değişmiyor.. bu insanoğlunun “sevgili” eyleminde gösterdiği minimum enerjili eğilim olarak da tanımlanabilir. Birkaç yıldan sonra mininmum enerjili eğilim göstermeme gibi bi durumu olmuyor karşı tarafın ve sizin olduğunuz tarafın. Gösterilmesi gereken irade arttıkça gösterilmemesi gerekenlerin gösterimi de artıyor buna bağlı olarak.
Ender olaylar sizi saf saf gülümseye sebebiyet verebilecek kadar küçültüyor. Pencereyi kapattıkça o pencereye yaklaşmanız gerekiyor çünkü bu minimum enerji ile sevme devrinin kaçınılmazı, çünkü bu aynı manzarayı daha dar alandan görebilmeniz için yapmanız gereken tek şey. Bir noktadan sonra okadar yaklaşmanız lazım ki o pencereye, burnunuz çarpıyor, oralarda şekilden şekle girmeniz gerekiyor çok komik bir hal alırsınız. Bir zamanlar gülerek geçtiğiniz o liseli aşıklar bile sizden daha iyi görünümdedirler o konumda.
Minimum enerji ile sevmek işte böyle oluyor efor harcamıyorsunuz ama çok yorulduğunuzu sıkıldığınızı ve bunaldığınızı söylüyorsunuz. Hayatta sizi yorulmaktan bunalmaktan ve sıkılmaktan aynı anda kurtaran tek şey tüm süre boyunca aynı çaba ile sevmektir. Uğraştıkça sizi yormayan tek şey budur.